Osmanlı Öncesi Anadolu Kronikleri 1 Arifi Ahmed Eflakî, Menâkıbü’l-Ârifîn

Fatih Bayram

26 Aralık 2011

 

Türkiye Araştırmaları Merkezi, “Tarih Okumaları” çerçevesinde daha önce Bizans ve Osmanlı kronikleri üzerine gerçekleştirdiği programların ardından yeni bir program serisine daha başladı. Osmanlı öncesi Anadolu kronikleri konulu bu yeni serisinin ilk oturumunda İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim üyesi Fatih Bayram ile Mevlana Celaleddin Rumî’nin menkıbelerinden oluşan ve Ahmed Eflakî tarafından derlenen Menâkıbü’l-Ârifîn tartışıldı.

Konuşmasına eserin menkıbelerden oluştuğu halde, Fuad Köprülü’nün tespitiyle gerek yer isimleri gerekse şahıs isimleri bakımından tarihî hakikatlere uygun bir kronik olarak değerlendirilebileceğini belirterek başlayan Bayram’ın belirttiği üzere, Menâkıbü’l-Ârifîn Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi’nin emriyle yazılmıştır. Ulu Arif Çelebi bir yandan Mevleviliği Anadolu ve İlhanlı coğrafyasında yaymaya çalışırken bir yandan da Mevleviliğin tarihinin yazılmasını istemiş, bu sebeple aynı zamanda müridi olan Ahmed Eflakî’den bu kitabı yazmasını talep etmiştir. Asıl adı Şemseddin Ahmed olan Eflakî’ye, ilm-i nücum ile iştigal etmesi hasebiyle –felek kelimesinin çoğulu olan– eflake nispetle Eflakî, şeyhi Ulu Arif Çelebi’ye nispetle de Arifî denmektedir. Tam künyesi Şemseddin Ahmed el-Eflakî el-Arifi’dir.

Kitap, Hazreti Mevlana’nın babası ile başlar; bu dönem Harezmşahlar Devleti’ni kapsayan bir dönemdir. Daha sonra Moğol istilasının yaşandığı dönem ve İlhanlılar dönemine dair ilgi çekici ayrıntılara yer verir. Özellikle Ulu Arif Çelebi’nin dönemine ilişkin bilgiler, yazarın da bizzat tecrübe ettiği olayları içermektedir. Zira yazar, Ulu Arif Çelebi’nin 1306 tarihinde Gazan Han’ın tahtına; Tebriz’e yaptığı seyahat ile 1316 yılında Olcaytu’nun huzuruna; Sultaniye’ye yaptığı yolculuklara katılmıştır. Tarihler incelendiğinde verilen bilgilerin hemen hemen hakikate yakın olduğu görülmektedir.

Menâkıbü’l-Ârifîn Anadolu Beylikleri için de önemli bir kaynaktır. Eser, Eşrefoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları ve bilhassa Karamanoğulları hakkında oldukça mühim bilgiler içermektedir. Bununla birlikte, gerek Selçuklu dünyasını yansıtması gerekse Belh’ten Anadolu’ya, iki coğrafya arasındaki fikrî alışverişleri göstermesi bakımından ayrı bir öneme sahiptir. Kitapta adından en çok bahsedilen Anadolu Selçuklu hükümdarı ise Alaeddin Keykubad’tır. Burada çizilen Alaeddin Keykubad portresi bir “sultan-ı âdil” portresidir; önceleri içki ve eğlence meclislerine düşkün iken Bahaeddin Veled’in telkinleriyle kötü alışkanlıkları terk ettiği rivayet edilir.

Her ne kadar abartılı olsa da Moğol istilasına dair bazı yorumlara rastlamak mümkün kitapta. Aslında bu, dönemin diğer kaynaklarıyla uyumludur. Menâkıbü’l-Ârifîn’deki anlatıya göre: “Cengiz Han oğlu Çağatay ölünce büyük bir hiddete kapılır, 12 bin mescidi ateşe verir, 50 bine yakın talebe ve hafız katledilir, 200 bin insan yere gömülür.” Sayıların bu denli abartılı verilmesinin nedeni, bu olayın İslam dünyası için büyük bir yıkım ve buhrana sebep olmasıyla ilişkilendirilebilir. Öte yandan, eserde Moğollara sempati ile bakılan anlatılara da şahit oluyoruz.

Ayrıca, kitapta ilginç ayrıntılar da mevcut: Mesela iki yerde İstanbul’dan bahsedilmektedir. Bunlardan birinde İstanbul’a seyahat eden bir Mevlevi tacir ile Mevlana’nın bir rahibe selam göndermesi anlatılır. Bu örnekler, o dönemde ticaretin gelişmiş olduğunu ve rahibe selam gönderen bir Mevlana figürünün çizildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Zira bu o dönemde oluşan barışçı ilişkileri resmeder. Diğeri ise Şems-i Tebrizî’den aktarılan şu sözde geçer: “Hakikat sahibi İstanbul’daysa Mekkeli birinin ona uyması gerekir.”

Menâkıbü’l-Ârifîn’de anlatılan tarihî olayları dönemin diğer kaynaklarıyla mukayese eden, aynı zamanda konulara dair modern araştırmaları da zikreden ve böylece dinleyicilere zengin bir literatür sunan Bayram’a göre diğer tasavvuf metinlerinde gördüğümüz, hanedanların yıkılışıyla tasavvuf büyüklerinin arasındaki ilişki, Harezmşahların yıkılışıyla ilgili aktarılan rivayette de karşımıza çıkmaktadır. Buna göre, Ne zaman ki Baha Veled ile Harezmşah hanedanının arası bozulmuşsa Moğol saldırılarına maruz kalınmış ve Baha Veled’in Harezmşah ülkesini terk etmesiyle devlet yıkılmıştır. Yine aynı şekilde Mevlana’nın vefatının ardından Konya ve Rum iklimi harap olur. Eserde bahsedilen ve önem atfedilen bir başka konu ise rüyalar ve rüya yorumlarıdır. 

Eser, Anadolu Selçuklular zamanındaki kültürel hayata dair pek çok bilgi taşıması ve o dönemde hangi eserlerin yaygın olarak okunduğunun tespiti açısından önem taşımaktadır. Yine önceki menakıbnamelerde de mevcut ihtida olayları bu eserde de yer almakta ve Mevlana’nın eliyle 18 bin kişinin ihtida ettiğine dair rivayetler aktarılmaktadır. Ayrıca, dönemin diğer kaynakların bunu teyit etmemekle birlikte, Ulu Arif Çelebi’nin ziyaret ettiği beylerin hepsinin Mevleviliğe intisap ettiği iddia edilmektedir.

Eser, 1319-1353 yılları arasında kaleme alınmış olup ilk ismi Menâkıbü’l-Ârifîn ve Merâkıbü’l-Kâşifîn olarak yazılmış, daha sonra Menâkıbü’l-Ârifîn’de karar kılınmıştır. Menâkıbü’l-Ârifîn Anadolu Selçukluları hakkında çok önemli bir kaynak olmasına rağmen Osmanlılara dair hiçbir kayıt bulunmamaktadır. Kendinden sonraki eserlere kaynaklık eden eser, bu yönüyle henüz incelenmemiştir.

EDİTÖRDEN

SEMİNERLER

Vakıf faaliyetlerinin en gelenekseli olan seminerler, her yıl güz ve bahar dönemlerinde gerçekleşiyor.

DETAYLI BİLGİ


BİZİ TAKİP EDİN

Vakfımızın düzenlediği programlardan (seminer, sempozyum, panel, vs.) haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakabilirsiniz.